ilkokul yıllarım. tek katlı, incir, vişne, erik, akasya ağaçları ile bezenmiş yemyeşil bir bahçe içinde, kutu gibi küçücük, yanyana yerleştirilmiş lojmanlarda oturuyoruz. ağabeyim ve onun arkadaşları ile sokaklarda haylazlık en büyük zevkim. bebekli oyunlar ve kızlarla evcilik daha o zamandan tarzım değil.

bir de okuma tutkusu var içimizde. onda da annemizin payı büyük. her gün bir kitap felsefesi ile sürekli kitap alıyor, nerdeyse kitapla besliyor bizi gün be gün. bu okumalar arasında en çok rağbet gören yazarlarımızdan biri enid blyton. diğeri ise can yayınlarından bir sürü çocuk kitabını okuma şansına eriştiğim behrengi. behrengi başka bir yazının konusu olsun. dönelim enid blyton'a. iki temel çocuk kitapları serisini hatırlıyorum bu teyzenin (ki o yıllarda erkek olduğunu sanırdım kendisinin): gizli yediler ve afacan beşler. niye olduğunu şu an hatırlayamıyorum ama afacan beşler serisine daha büyük bir sempati duyuyordum o yıllarda. kitapların içeriğini de hatırladığımı söylersem yalan olur. karıştırma şansım da yok şu an bu kitapları. zira bir delilik anında olsa gerek, tüm çocukluk kitaplarını kutulara doldurup sattık abimle yıllar önce. yani karıştırılıp bakılacak bir blyton kitabımız bile yok elimizde maalesef.

bugün tesadüfen bir
kitap dergisi karıştırırken rastlayana kadar da bu kitaplara olan bağımı tamamen unutmuştum zaten. ancak bu dergi beni gerçekten otuz yıl öncesine götürdü. anılarım cidden gözümün önünden film şeridi gibi akmaya başladı. bu kitaplardan aldığımız esinle mahallede bir çete kurduğumuz günlere. evet, yanlış okumadınız: abim, arkadaşları ve benden oluşan azılılar bir çete kurduk. üstelik de çetenin tek kız elemanı olmam nedeniyle, üstün görev bilincimle bizzat kendim tarafından dikilmiş bir flaması, bir gizli buluşma mekanı, sadece çete üyelerinin bildiği bir parolası olan bir çete. sürekli gizli buluşma mekanımızda -bizim bahçenin kuytusundaki kömürlüktü kendisi- gizli buluşmalar yapardık. ha bir de limonota beklerdi çete arkadaşlarım benden. mutlaka limonata, meyve suyu filan da olurdu bu toplantılarda. ne konuşurduk, neyin peşindeydik hatırlamıyorum ama bir gün kendimize bir şüpheli belirleyip,onu takip etmemiz gerektiğini düşündük. tabii hemen bir şüpheli bulundu: sağlıklı yaşamayı çok seven bu nedenle evine pazardan teneke teneke hamsi alıp, çocuklarına bolca hamsi yediren ve sürekli anneme de böyle davranması gerektiği yönünde telkinlerde bulunması nedeniyle nefretimizi kazanmış olan veteriner sağlık memuru harun bey amca.
sürekli adamcağızı takip etmeye başladık. bu ne kadar sürdü onu bile hatırlamıyorum ama çocukların sokaklarda büyüdüğü yıllar o yıllar. üstelik memurların işe yürüyerek gidebildiği küçük bir ilçede yaşıyoruz biz. yani zemin ve zaman gayet müsait. adamcağız adım atsa peşindeyiz. "a" dese not alıyoruz. hapşırsa kaydediyoruz. sonra gizli gizli buluşup, hareketlerini, konuşmalarını tartışıyoruz. adamcağızın bir açığını, yasadışı vukuatını arıyoruz sözde. çete olmanın da çok farklı algılandığı yıllarmış demek ki o yıllar. biz kötü adamların peşindeki iyi çocuklar çetesiyiz. insanların başını beladan kurtarmak temel hedefimiz... gerçekten çocuğuz yani...
bekliyoruz, izliyoruz, tartışıyoruz bir falso bulamıyoruz... ama epey bir süre objemiz olmaya devam etti harun bey amca. hiç bizden şüphelendi mi? peşinde olduğumuzu anladı mı, bilemiyorum. ama biz onu epey bir taciz etmişizdir diye düşünüyorum.
adamcağız şimdilerde alzheimer ile uğraşıyormuş.
buraya yazdım, kalacak. belki bir gün çocukları ile paylaşırım bu yazıyı, kimbilir...